Translate

23 Ekim 2012 Salı

SOLDAT

Yazı için Doruk Cansev'e teşekkür ederiz.

Günümüz firmaları ne yazık ki oyunlarda grafiklerin herşeyin üstünde olduğunu zannediyorlar. Yaptıklarında grafik dışındaki her unsurda, bir eksik bulmak kolay oluyor. Lord of the Rings:Return of the King’in grafikleri zamanına göre oldukça güzel olmasına rağmen, zevk olarak bize pek de bir şey veremiyordu (Co-op modu dışında). Bana kalırsa God of War da (eminim içinizde bazıları bana kızmışlardır) tuşlara asıldığımız boş bir yapımdı. Soldat bu projeleri ve firmaları utandıracak türden bir oyun olmayı başardı. Hem de 45.8 Mb yer kaplayarak...

Aldığınız tüm Geforce’ları ve 200 Gb'lık sabit diskleri unutun

İstediği ekran kartı 16 Mb. Bazı aşırı grafik hayranları ekrana boş boş bakıp, daha 2 dakika geçmeden: “Doruk sen manyak mısın? Bana oynattığın oyuna bak.” gibisinden laflar edebilirler; ancak böyle bir yapımı 3 boyutlu grafikleri olmadığı için suçlayamayız. Yargısız infaz yapmayalım lütfen sevgili oyuncular. Bu 48,5 Mb’lık devi kurduğunuzda, sizden “Register” etmenizi isteyecek. Anladığım kadarıyla oyunu Multiplayer oynamak için gerekli, ancak “Daha oyunu bilmiyoruz önce bir Single deneyelim.” diye düşünüp, oyuna giriyoruz. Player menüsünden karakterimizin bazı özelliklerini seçiyor ve menüye bakmaya başlıyoruz. Karşınızda 6 tane mod var ki, şimdi bunları kısaca bir tanıyalaım:

Deatmatch: Alışık olduğumuz bir FPS modu. Bu bölümlerde önünüze gelene kurşunu sıkıyorsunuz. Oyun sonunda en fazla adam öldüren kazanmış oluyor.

Pointmatch: Bu mod’u da pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Deathmacth gibi karşınıza çıkanı öldürmek zorundasınız. Deatmatch’tan tek farkı Multikill ve bayraklar. Eğer sarı bayrak sizdeyse, öldürdüğünüz adam sayısının 2 katı puan alıyorsunuz (Multikiller’de de) Örneğin; 3 adam öldürdüyseniz 6 puan alıyorsunuz. Elinizde hem bayrak varsa, hem de Multikill yaptıysanız puana puan demezsiniz.(Multikill, üstüste yapılan, combo tarzı adam öldürmek demek oluyor)

Teammatch: En fazla 4 takım seçebiliyorsunuz. Siz de bu takımlardan birine giriyorsunuz. Karşı takımdan olan rakiplerinizi öldürüyorsunuz. Bu mod’ta rakip takımdan en fazla adam öldüren birlik kazanıyor; tabii siz birinci olduğunuzda, takımınız ise yenildiğinde arkadaşlarınızı satıp: ”Takımım kötüydü! Bakın bana, hepinizden iyi yaptım.” diyebilirsiniz.

Rambomatch: Burada ise ne kadar düşman öldürseniz de hiç bir işinize yaramıyor. Sadece Rambo’nun yayını aldığınızda skor kazanma şansına sahip oluyorsunuz. Elinde Rambo yayı olan asker, ekstra can ve vuruş gücüne de sahip oluyor. Ondan yayı almanın tek yolu ise onu öldürmek.

Capture the Flag: Bu mod’ta da 2 takım var ve ikisinin de birer bayrağı var. Amacınız taktikler kurup, rakip bayrağı ele geçirmek. Benim favori oyunum bu. Tam bir takım çalışması örneği. Bir grup kendini feda edip, bir yoldan düşmanı oyalarken diğer grup da alttan bayrağı almaya gidiyor (bir kişi de gidebilir). Rakip bayrağı kendi üssüne ulaştırmayı başaran grup puan kazanıyor.

Infiliration: Yine 2 takım var; lakin bu sefer bir bayrak var. Bir takım bayrağı koruyor; diğeri ise almaya çalışıyor. Koruyan takım her 5 saniyede 1 puan, almaya çalışan takım ise bayrağı her kaçırdığında 30 puan kazanıyor. Bence oldukça saçma ve torpilli bir mod. Bayrağı korumak çok kolay olmuş.

22 Ekim 2012 Pazartesi

UEFA EURO 2012













Yine yaz günleri geldi ve futbol için uluslararası turnuvaların zamanı yaklaşıyor. Bu yaz ise Avrupa Futbol Şampiyonası’yla haşır neşir olacak futbol severler. Haliyle yeni bir turnuva yeni bir EA Sports oyunu demek. Peki ya bu sene öyle olmazsa? Maalesef yeni bir oyun değil, sadece bir indirilebilr içerikle karşı karşıyayız bu sene. Gelin bakalım FIFA 12 sahiplerine sunulan UEFA Euro 2012 içeriğinde neler var.

apma Volkan!

Oyun endüstrisi son dönemlerde oyunları fabrikadaki üretim bandından çıkarır gibi çıkarmaya başladı. Ne küçük detaylara önem veriliyor, ne de oyuncuları mutlu eden ekstraları barındırıyor. Hal böyle olunca bazı oyunlar da olabildiğine traşlanıp piyasaya sürülüyor. UEFA Euro 2012’de bir oyun olarak çıkması beklenirken, bu yüzden sadece bir indirilebilir içerik halinde karşımıza çıkıyor. Hatırlarım da eskiden bir FIFA 98 oyunu vardı ki içerisinde Road to World Cup 98 diye bir mod bile eklenmişti. Buna rağmen EA Sports bununla yetinmemiş, 1998’deki Dünya Kupası için özel olarak World Cup 98 oyununu piyasaya sunmuştu. Fransa’da düzenlenen turnuvaya hazırlanan oyunda, maçların oynandığı her şehir kısa bir videoyla tanıtılıyor, spikerler maçın oynandığı şehirle ilgili bilgiler sunuyor ve hatta eski kupalardan bazı anılar anlatıyorlardı. Oyunda 1930’lardaki Dünya Kupası maçları bile yer alıyor, hatta bu maçlar tarihe uygun olarak siyah-beyaz gösteriliyor, takımlar zamana uygun kıyafetler giyiyor ve futbol topları bile kahverengi meşinden gözüküyordu.

Peki Euro 2012 DLC’si bize bunları sunuyor mu? Cevap: Hayır. 25,99 dolar’dan satılan Euro 2012 indirilebilir içeriğinde oynanışla ilgili yeni bir şey yok. FIFA 12’yi nasıl oynuyorsanız, bu oyunu da öyle oynayacaksınız. Çünkü indirilebilir içerik mantığı böyle. Peki asıl soruya gelelim: “25,99 dolar verip UEFA Euro 2012’yi aldığımda ne gibi bir içerikle karşılaşacağım?”

17 Ekim 2012 Çarşamba

TERA ONLINE


Giriş


Tera Online oldukça kullanıcı dostu bir MMORPG. Canavarları hedeflemek zor gibi görünse de aslında kapması, özellikle doğrult ve tıkla MMORPGlerine alışık olan oyuncular için bayağı basit. Level atlaması oldukça kolay ve hiçbir zaman görev bulma sıkıntısı çekmiyorsunuz. Senaryo görevlerini tamamlamak diğerlerine göre daha zor oluyor. Karşılaşacağınız canavarlar ve bölgelerin her birinin kendine has bir havası var. Bir bölgede birkaç seviyeden fazla oyalanmadan yeni bir bölgeye geçebiliyorsunuz.
Oynanış

Hızlı bir şekilde seviye atlamak istiyorsanız, kasmak için kendinize uygun bir alan bulmalı ve tekrarlı görevleri yapmalısınız. Tüm anahtarlar, komutlar, menüler gibi şeylerin hepsi farklı bir tuşa bağlanmış durumda. Klasik WASD kontrollerini kullanmak istemeyenler seçeneklere girip kafalarına göre kontrolleri değiştirebiliyorlar.

Canavarların görselleri çok fazla tekrarlamıyor. Aynı canavarla sürekli savaşmaktan sıkılır hale gelmiyorsunuz. Dahası görüntüleri benzer olsa bile özellikleri o kadar farklı oluyor ki savaşa başladığınız an yeni bir canavarla yüzleştiğinize emin oluyorsunuz.

Tera’nın oynanışını diğer oyunlarla karşılaştırmamız gerekirse Continent of the Ninth ve Mabinogi Heroes karışımının open world (oyunun doğrusal bir şekilde akmadığı oyuncunun nasıl devam edeceğine dair nispi bir hürriyeti olan oyun türü. Grand Theft Auto gibi.) versiyonu diyebiliriz. Bu oyunlara göre yetenek sayısı Tera Online’da daha az. Aksiyon RPGlerinde genelde olduğu hit boxlar oyunda yok, vuruşunuzu düşmanınızın başına ya da bacağına isabet ettirmeniz bir şeyi değiştirmiyor.

Nişan almak kolay ancak tank işlevi görmek bambaşka bir mevzu. Oyunun son dungeonlarına gelindiğinde Lancer’ın (Mızrakçı) tek görevi darbelere göğüs germek değil, bossların çok büyük hasar veren çeşitli özel saldırılarını ortasında kesmek. Eğer bu saldırılara mani olamazsanız ekibinizin başı büyük dertte demektir. Bosslar HPlerini %30 dan %100’e çeken büyüler yapabiliyorlar ya da onları çok daha kudretli hasarlar verebilecek hale getiren rage (cinnet) moduna geçebiliyorlar. Bunları ortasında kesemezseniz büyük olasılıkla önce tankınız sonra sırayla ekibin diğer üyeleri ölecektir. Hem açık, hem kapalı alanlardaki tüm bosslar rage özelliğine sahip.
Irklar ve Sınıflar

Irklar ve sınıflar hakkında detaylar için: Tera Online ön incelemesi.

Karakterimizin görüntüsünü oluştururken yüz şeklini kendimiz oluşturabiliyoruz ama vücut şekli seçtiğimiz ırkın standardına göre belirleniyor. Bazı ırklar bazı sınıfları seçmeye daha uygun. Eğer tank işlevi görmek istiyorsanız Lancer ya da Warrior (Cengaver) sınıfları sizin için uygun olacaktır. Sizden ebat olarak 10 kat büyük olan canavarlara karşı ekibinizi müdafaa ederken çok keyif alacaksınız. En çok hasar veren sınıflarsa Berserker (Başıbozuk) ya da Sorcerer (Büyücü) ardından Archer (Okçu) ya da Slayer (Katil). Şifacı olarak da Priest (Rahip) ya da Mystic (Mistik) uygun sınıflar. Priestin iyileştirme büyüleri daha iyi ancak Mysticin de çok işe yarayan başka özellikleri var. Her iki sınıfta özellikle ileri seviyeli dungeonların olmazsa olmazı.
Skill (Yetenek) Glyph (Oyma) ve Crystal (Kristal) Sistemi

Tera Online’da bir yetenek ağacına puan yatırmakla uğraşmıyorsunuz. Sınıf atladıkça elinizde çokça birikecek olan altınlarla yetenekler satın alınıyorlar. Genellikle aldığınız yetenek zaten olanların yükseltilmesinden ibaret olsa da oyunu sıkıcılaştırmıyor. Tera Online zaten dakikada 20 tane farklı yetenek kullandığınız oyunlardan biri değil. Tera Online daha çok oyuncunun kendi hünerine, hâkimiyetine ve tepki verme hızına odaklanıyor. Ama oyunda size bütün gün yakın mesafe saldırınızı kullandırtacak kadar da az skill de yok.

Tera Online’da belli bir seviyeye ulaştığınızda bir NPC olan yetenek eğitmenizden oymaları satın alabilecek hale geliyorsunuz. Bu oymalar yeteneklerinizi pek çok açıdan arttırabiliyorlar. Örneğin yeteneklerinizin cool down’unu (tekrar kullanılabilir hale gelme süresini) azaltabilir, büyülerinizi harcarken kullandığınız mana puanını azaltabilirsiniz. PVP ya da PVE yapmak için yeteneklerinizi tekrar düzenlemek istediğinizde de bir ücret ödemeniz gerektiği konusunda da sizi uyarmış olalım.

Kristaller de Tera Online’da önemli bir rol oynuyorlar. Daha hızlı seviye atlamanıza ya da diğer oyuncuları daha kolay yenmenize yarayan kristaller var. NPC dükkânında kristallerin pek çok çeşidi bulunsa da en babaları bossların üzerinden düşenler oluyor. Kristallerin fiyatları astronomik boyutlara ulaşabiliyor. Yüksek fiyatlıların işlevleri de önemli oluyor. Kritik vuruş şansını arttırma, bosslardan alınan hasarı azaltma ya da asgari HPi arttırma gibi. Silahların ve zırhların kaç kristal alabileceği değişkenlik gösteriyor. Her ikiside en fazla 4 kristal alabiliyorlar. Yani bir oyuncu en fazla 8 kristali üzerinde bulundurabiliyor.
Görevler ve Seviye Atlama

Senaryo görevleri başlarda kolay olmakla birlikte ilerleyen seviyelerde dungeonlara girmeyi gerektirebildiği için daha zor ve zevkli hale geliyorlar. Bazı dungeonlara girebilmek için bu görevlerden almak zorundasınız yani bir nevi vize işlevi de görüyorlar. Başlardaki dungeonlar küçük bir ekiple tamamlanabilse de ileri seviyeli olanlar için tam teşekküllü bir ekibiniz olması elzem. Böylece tekrarları olan görevleri daha hızlıca yapabilir ve seviye atlamak için gerekli olan tecrübe puanınızı arttırabilirsiniz.

Senaryo görevleri dışında tek başınıza kasabileceğiniz görevler de sağda solda karşınıza çıkıyor. Bunların bazılarında normallerine kıyasla daha yüksek HP, zırh ve saldırı puanı olan elit canavarla savaşıyorsunuz. Solo olarak tamamlanabilecek olsalar da çok zaman kaybettiriyorlar. Görevlerin alınması için verilen yere gitmek de gerekmiyor. Ekibinizdeki diğer üyeler sizde olmayan görevleri sizinle paylaşabiliyorlar.
Crafting (Zanaat)

Zanaatkârlık sistemi oyunda çok basit tutulmuş. Öyle ki materyaller elinizde hazırsa birkaç saat içinde en yüksek seviyeye ulaşabiliyorsunuz. Dahası bu işi televizyon falan seyrederken de yapabilirsiniz.
Görseller ve Müzikler

Oyunda sık sık kendinizi etraftaki manzarayı hayranlıkla seyrederken bulacaksınız. Dekor olarak konulmuş şeylerde bile çok ince detaylar dikkatinizi çekiyor. Zırhlar ve silahlar çok iyi tasarlanmış, canavarlarda öyle. Ebatları çok büyük tasarlanmış oldukları için öldürüldüklerinde ayrı bir tatmin duyuyorsunuz.
PVP – PVE

Tiryaki bir oyuncu muhtemelen bir iki hafta içinde azami seviyeye ulaşabiliyor. Günde birkaç saat oynayanlarda bilemediniz birkaç ayda aynı seviyeye geliyorlar. Bu seviyeye gelince de en iyi eşyaları toplamaya kasıyorsunuz ki PVP karşılaşmalarda daha başarılı olabilesiniz. Ve efsanevi ekipmanla donamamış bir ekibin asla tamamlayamayacağı dungeonlar da bu seviyede oyuncuları oyalamaya devam ediyor. Ayrıca başka ekiplerle grup savaşları organize edilebiliyor.
Sonuç

Sonuç olarak Tera Online kaçırmak istemeyeceğiniz bir MMORPG. Kendine özgü bir atmosferi var ve grafikleri harika. Ayrıca devamlı updatelerle oyuna yeni ögeler katılarak bir dinamizm yakalanmış. Tera Online’da bol sabahlamalı bir oyun tecrübesi sizleri bekliyor.


Sleeping Dogs

Şu sıralar dünya gündeminde önemli bir yere sahip olan Çin neredeyse bütün özellikleri ile insanın ilgisini çekiyor. Getirdiği kısıtlamalar, yaşam biçimi, batı ile olan rekabeti ve özellikle de “çakma” ürünlerinde artan kalite onları ciddi anlamda dünya sahnesinde başrole kadar getirdi sayılır. Hal böyle olunca oyunlarda da kendisine yer bulması uzun sürmedi.

Polisiye filmlerinin en çok sevilen türlerinden bir tanesi gizli polis ya da Amerikalılar’ın dediği gibi “undercover” türüdür. Misal Johny Depp ve Al Pacino’nun oynadığı Donnie Brasco veya Martin Scorsese’nin çekip Matt Demon ve Leonardo DiCaprio’nun oynadığı “The Departed” favorilerim arasındadır.

Bu iki film bizlere gizli ajan olarak çalışan ve kendilerininkinden tamamen zıt bir dünyaya ayak uydurmaya çalışan insanların yaşadıkları iç bunalımı, karakterlerindeki değişimi ve bozulmayı, kendilerine yabancılaşmayı ve en sonunda uçurumun ucunda son karar aşamasında ne yaptıklarını gösterir. Tıpkı Sleeping Dogs gibi.





United Front Games tarafından geliştirilen ve Square Enix’in dağıtımcılığını yaptığı Sleeping Dogs da temelinde aynı konuyu barındırıyor. Yetenekli bir polis memuru olan Wei Shen’in Çin mafyasına sızıp bu kötü tohumu içeriden bitirmeye çalışmasına yardımcı oluyoruz Sleeping Dogs’da. Elbette bu iş iki cümleye sığdıracak kadar kolay olmuyor. O yüzden dilerseniz incelemize geçelim artık.

Büyük Çin’de küçük polis
Hikayeyi az önce de anlattım. Fazla derine inmeden biraz daha açıklamak gerekirse, Shen kız kardeşinin de eskiden takıldığı Çin’deki mafyanın içine sızarak hem büyük patronu ele geçirmeye bir yandan da rakip çetenin işini bitirmeye çalışıyor. Fakat klasik bir gizli görev olarak başlayan bu süreç zamanla farklı ve beklenmedik (en azından Shen için) sonuçlar doğuruyor.

Açık dünya aksiyon oyunu olarak kategorize edilen Sleeping Dogs bu tanıma %100 uyan bir yapıya sahip. Her yerinden aksiyon fışkıran ve geniş bir serbestlik tanıyan oyun bu yönü ile GTA’nın bir kopyası gibi. Lakin yanlış anlaşılmasın, “kopya”dan kastım çalmak veya araklamak değil. Sleeping Dogs her ne kadar genel oyun mekaniği açısından GTA’ya benzese de diğer yönleriyle ondan farklı kılıyor kendisini. Dolayısı ile duruma "yoğun bir esinlenme" olarak bakabiliriz.

Açıkçası genel bir açıklama yapacak olursak Sleeping Dogs'un atmosfer ve tasarım olarak GTA’ya, oyun mekaniği ve akrobasi açısından Assassin’s Creed’e, dövüş sistemi açısından da Rocksteady’nin Batman oyununa benzediğini söyleyebiliriz.

Fakat bu benzerlikler sizde Darksiders’ın maruz kaldığı “çakma” etkisini oluşturacağı düşüncesini oluşturmasın, nitekim Sleeping Dogs’u oynarken bu üç oyun aklınıza gelse de, o üç oyun kolay kolay “aklınıza gelmiyor” bilmem anlatabildim mi?

Soldar

Yazı için Doruk Cansev'e teşekkür ederiz.

Günümüz firmaları ne yazık ki oyunlarda grafiklerin herşeyin üstünde olduğunu zannediyorlar. Yaptıklarında grafik dışındaki her unsurda, bir eksik bulmak kolay oluyor. Lord of the Rings:Return of the King’in grafikleri zamanına göre oldukça güzel olmasına rağmen, zevk olarak bize pek de bir şey veremiyordu (Co-op modu dışında). Bana kalırsa God of War da (eminim içinizde bazıları bana kızmışlardır) tuşlara asıldığımız boş bir yapımdı. Soldat bu projeleri ve firmaları utandıracak türden bir oyun olmayı başardı. Hem de 45.8 Mb yer kaplayarak...

Aldığınız tüm Geforce’ları ve 200 Gb'lık sabit diskleri unutun

İstediği ekran kartı 16 Mb. Bazı aşırı grafik hayranları ekrana boş boş bakıp, daha 2 dakika geçmeden: “Doruk sen manyak mısın? Bana oynattığın oyuna bak.” gibisinden laflar edebilirler; ancak böyle bir yapımı 3 boyutlu grafikleri olmadığı için suçlayamayız. Yargısız infaz yapmayalım lütfen sevgili oyuncular. Bu 48,5 Mb’lık devi kurduğunuzda, sizden “Register” etmenizi isteyecek. Anladığım kadarıyla oyunu Multiplayer oynamak için gerekli, ancak “Daha oyunu bilmiyoruz önce bir Single deneyelim.” diye düşünüp, oyuna giriyoruz. Player menüsünden karakterimizin bazı özelliklerini seçiyor ve menüye bakmaya başlıyoruz. Karşınızda 6 tane mod var ki, şimdi bunları kısaca bir tanıyalaım:

Deatmatch: Alışık olduğumuz bir FPS modu. Bu bölümlerde önünüze gelene kurşunu sıkıyorsunuz. Oyun sonunda en fazla adam öldüren kazanmış oluyor.

Pointmatch: Bu mod’u da pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Deathmacth gibi karşınıza çıkanı öldürmek zorundasınız. Deatmatch’tan tek farkı Multikill ve bayraklar. Eğer sarı bayrak sizdeyse, öldürdüğünüz adam sayısının 2 katı puan alıyorsunuz (Multikiller’de de) Örneğin; 3 adam öldürdüyseniz 6 puan alıyorsunuz. Elinizde hem bayrak varsa, hem de Multikill yaptıysanız puana puan demezsiniz.(Multikill, üstüste yapılan, combo tarzı adam öldürmek demek oluyor)

Teammatch: En fazla 4 takım seçebiliyorsunuz. Siz de bu takımlardan birine giriyorsunuz. Karşı takımdan olan rakiplerinizi öldürüyorsunuz. Bu mod’ta rakip takımdan en fazla adam öldüren birlik kazanıyor; tabii siz birinci olduğunuzda, takımınız ise yenildiğinde arkadaşlarınızı satıp: ”Takımım kötüydü! Bakın bana, hepinizden iyi yaptım.” diyebilirsiniz.

Rambomatch: Burada ise ne kadar düşman öldürseniz de hiç bir işinize yaramıyor. Sadece Rambo’nun yayını aldığınızda skor kazanma şansına sahip oluyorsunuz. Elinde Rambo yayı olan asker, ekstra can ve vuruş gücüne de sahip oluyor. Ondan yayı almanın tek yolu ise onu öldürmek.

Capture the Flag: Bu mod’ta da 2 takım var ve ikisinin de birer bayrağı var. Amacınız taktikler kurup, rakip bayrağı ele geçirmek. Benim favori oyunum bu. Tam bir takım çalışması örneği. Bir grup kendini feda edip, bir yoldan düşmanı oyalarken diğer grup da alttan bayrağı almaya gidiyor (bir kişi de gidebilir). Rakip bayrağı kendi üssüne ulaştırmayı başaran grup puan kazanıyor.

Infiliration: Yine 2 takım var; lakin bu sefer bir bayrak var. Bir takım bayrağı koruyor; diğeri ise almaya çalışıyor. Koruyan takım her 5 saniyede 1 puan, almaya çalışan takım ise bayrağı her kaçırdığında 30 puan kazanıyor. Bence oldukça saçma ve torpilli bir mod. Bayrağı korumak çok kolay olmuş.

sorcery

Sorcery isimli oyun bünyemdeki büyü ihtiyacını karşılayabildi mi? Hiç ummuyordum ama yanıt: Evet, karşıladı. Hem de bayağı bir karşıladı. Anlatmaya çalışayım:

Sorcery bir Move oyunu. Aygıt için çıkmış spor, bulmaca vs. gibi çoğunluktaki hafif oyunlardan farklı olarak literatürde "ilerlemeli" olarak tabir edilen türden kendisi. Sağ elinizde Move, sol elinizde Move Navigation Controller (ben gamepad'le oynadım ve Navigation Controller'ın yokluğunu da pek hissetmedim) tutar halde oynanıyor. Analogla karakterimiz Finn'i yönlendiriyor, L1 ile kamerayı düzeltiyor, L2 ile blok alıyoruz. Move'u ise asa olarak kullanıyoruz ki...

Oyunun can alıcı noktası tam olarak burası... Kontroller, oynanış olabildiğince güzel ve akıcı. Kendinizi bir büyücü gibi hissediyorsunuz yahu, var mı ötesi? Standart arcane saldırınızın dışında 5 adet element büyünüz var: Ateş, Toprak, Hava, Buz, Elektrik (tahta dediğinizi duyar gibi oldum da neyse). Toprak haricindekilerinin alternatif kullanımları olduğunu da hesaba katarsak toplam 11 tane büyüden bahsediyoruz. Güzellik, asamızın (asa = Move) birkaç hareketiyle bunları dilediğimiz gibi kullanmanın mümkün olmasında yatıyor.


Sistem şöyle işliyor: Mesela Move tuşuna basılı tutarak saat yönünde bir çember çizdiğinizde ateş büyünüz seçilmiş oluyor. Asanızı ileri doğru salladığınızda ateş saldırısı gerçekleştiriyorsunuz. Eğer yere doğru bir çizgi çekerseniz de yerde bir firewall oluşuyor. Ya da yine Move tuşuna basarken asayla sağ-sol yaptığınızda elektriği seçiyorsunuz ve asayı ileri sallayarak yıldırım saldırısını, yere çizgi çekerek yıldırım tuzağı büyüsünü aktivite etmiş oluyorsunuz.


Bir de bu saldırı büyülerini kombine edebiliyorsunuz ki ortalık asıl o zaman şenleniyor. Favori kombinasyonumdan örnek vereyim: Move tuşuna basarak bileğinizle saat yönünde bir çember çizdiniz ve ateş elementini seçtiniz. Yere bir çizgi, hop firewall. Sonra yine aynı tuşa basarak asanızı yukarı kaldırdınız ve başınızın üstünde bir çember çizdiniz. Ne seçildi? Rüzgâr. Frizbi atar gibi bir hareket yaptınız ve firewall'unuzun üstünde bir hortum oluşturdunuz. Hem de cayır cayır yanan bir hortum! Bir geri-ileri fırlatma hareketi yaptınız ve elinizdeki rüzgârın gücüyle hortumunuzu düşmanların üzerine yolladınız. Yakalananlar yandı. Peki yakalanmayanlar? Move tuşuna parmağınızı hemen basıp çektiniz ve standart arcane bolt hareketini seçtiniz. Yanar-döner hortumunuzu nişanlayıp büyü toplarınızı patır patır fırlatmaya başladınız. Hortuma çarpan büyü topları alev alıp etrafa saçıldı ve böylece etraftaki düşmanlar da güzelce temizlenmiş oldu. Budur.


Karışık mı geldi? İnanın hiç değil. Oyunun öğrenme eğrisi çok iyi çalışıyor. Büyülerinizi size teker teker, araya zaman koyarak öğretiyor ve her büyüye hâkim olacak kadar o büyüyü kullanmanızı sağlıyor. Hareket algılama mekanizması da genellikle iyi çalıştığı için (biraz da otomatik kilitlenme sisteminin desteğiyle) istediğiniz an istediğiniz büyüyü rahatça yapabiliyorsunuz. Daha ilk oyununu yapmış olan bir stüdyonun Move'un sırlarını bu kadar güzel çözebilmiş olması gerçekten takdire şayan. Bir tek acane bolt'a falso vermek sıkıntı olabiliyor ama olacak o kadarı da.


Bir küçük parantez de simya için açayım. Topladığımız çeşitli bileşenlerle iksirler yapıyoruz ve bu iksirler bize sağlığı artırma, ateş hasarını yükseltme gibi kalıcı faydalar sağlıyor (geçici olanlar da var ama onlara hiç girmeyeyim). Böylece aksiyon-macera türüne dâhil olan oyunumuzda RYO elementleri de kendilerine yer edinmiş oluyorlar. Tabii bir Witcher beklemeyin, simya derken oldukça basit bir sistemden bahsediyorum. Bir de bu iksirleri kendimizin hazırladığını not düşeyim. Sıvıları kaba döküyor, meyveleri rendeliyor, tozları serpiyor ve sopayla karıştırıyoruz. Hoş ve atmosfere çok şey katan bir detay olmuş.




BÜYÜCÜ ÇAĞIRDIM, KÜÇÜCÜ GELDİ
Bu arada esas başrol oynanışta olduğu için hep ondan söz ettim ama bu oyunun bir hikâyesi de var tabii. Üç haftalık büyücü çırağı Finn, kedi arkadaşı Erline'ın da kızdırıp gaza getirmesiyle ustasının asasını alır ve ortalığı biraz dağıtır. Döktüğü sıvı karışımı tekrar hazırlayabilmek için bir toz bulması gerekir ve görünürde bu tozu bulmak, gerçekte ise de içindeki macera arzusunu dindirebilmek amacıyla atar kendini iskeletlerin kol gezdiği bir adaya. Orada burnunu sokmaması gereken yerlere sokunca da psikopat kraliçenin köyünü basmasına sebep olur. Ortamdan kaçan Finn ve Erline da onlara yardım edebilecek tek kişi olan Erline'ın babasını bulmak için yola koyulur.


Pek de dağları yerinden oynatan bir senaryosu yok Sorcery'nin. Ama zaten akıldan çıkarmamak gerekir ki oyun casual bir havaya sahip. Dehşet bir senaryo beklemek yanlış olur. Oluşturmaya çalıştığı bu havayı destekleyen, Finn ve Erline arasında bolca eğlenceli atışmaya sahne olan, İrlanda mitolojisinden elementlerle bezeli hoş bir hikâyesi var Sorcery'nin. Daha fazlası değil.


Sorcery'nin eksilerini düşman çeşitliliğinin azlığı, ekstraların olmaması, oyunun çok çabuk bitmesi şeklinde sıralayabilirim. Ama izninizle, büyücü rolünü çok seven bir oyuncu olarak fırsattan istifade olumsuz eleştirilerimden çok, temennilerimi sıralamak istiyorum. Bunlar "keşke bu oyunda bunlar olsaydı" temennileri değil. Çünkü Sorcery'nin yapmak istediği belli: Eğlenceli ve farklı bir oynanış sunan, casual bir oyun olmak. Bunu da iyi başarıyor. Temennilerim The Workshop'un bir dahaki oyunu için olsun. Öncelikle RYO elementlerinin artmasını isterim. Yetenek ağaçları olsun, köyler kasabalar olsun... Geniş ve mümkün olduğunca açık bir dünya isterim. Ve tabii bu dünyada keşfedilecek sayısız giz... Büyücü oynamayı seven oyuncu, gizem çözmeyi de sever. Hatta elemental dışında da büyücü sınıfları olsa keşke. Bir necromancer, bir warlock, bir rün büyücüsü... Bir de oyunu 2 Move ile oynanabilir yaptılar mı ellerinden öperim. Düşünsenize iki elinizle yaptığınız hareketler ve çizdiğiniz rünlerle yapıyorsunuz bütün büyülerinizi! Sorcery'de kısa asa kullanan bir büyücüyü yönettiğinizden kendinizi bazen gerçekten bir Harry Potter gibi hissedebiliyorsunuz. Ama ben biraz da Raistlin ya da Haplo gibi hissetmek isterim.


Sorcery çok eğlenceli, farklı bir tecrübe; Move için oyun yapmaya niyetli diğer stüdyolara örnek olabilecek kalitede bir oynanışa sahip. Oyunları büyücü karakterlerle oynamayı tercih ediyorsanız ya da bir Harry Potter fanıysanız denemenizi şiddetle öneririm. Hatta bu kategorilerden birine dâhilseniz, Move almak için aradığınız sebebi bulmuş bile olabilirsiniz.

16 Ekim 2012 Salı

Battlefield 3: Close Quarters - PS3

DLC’ler artık oyunların değişmez bir parçası haline geldi. Herhangi bir yapım piyasaya sürüldükten sonra DLC paketleriyle destekleniyor. Yeni senaryo, yeni silahlar, haritalar vs… başka birçok öğe bu eklentilerle yapıma ekleniyor. Battlefield 3’e de DLC gelmemesi gibi bir durum olamazdı. Esas konumuz olan Close Quarters, Battlefield 3’ün ikinci indirilebilir içeriği olma özelliğini taşıyor.

Yakın dövüş

Close Quarters oyuna 4 yeni harita, 10 yeni silah, 5 tane Dogtag, 10 tane Assignment ve 2 mod ekliyor. Eklentinin en önemli özelliği ise yakın çatışmalara odaklı olması ki, zaten haritalar bu şekilde normal Battlefied haritalarına göre küçük olarak tasarlanmış. DLC’de Donya Fortress, Operation 925, Scrapmetal ve Ziba Tower haritaları var. Hepsi kapalı mekana sahip ve Battlefield’ın klasik araç kullanma özelliği ise eklentide yok.







Her haritanın kendine özgü bir tasarımı var. Mesela Ziba Tower isminden de belli olduğu gibi yüksek bir gökdelen. Katları var ve ortasında büyük bir meydana sahip. Diğer haritalar da aynı şekilde kendine has kapalı tasarımları ile dikkat çekiyor. Ama hepsinin belirli bir alanı var ve bu yüzden alışık olduğumuz geniş haritalarda uzak mesafelerden rakibi avlama olayları yaşanmıyor. Bunun yerine yakın çatışmalar hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Yüksek Frag yapabileceğimiz gibi hızlı bir şekilde de ölebiliyoruz.

Mortal Kombat

Karşılıklı dövüş oyunları arasında Mortal Kombat serisinin diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, -içerdiği kan ve vahşet dozajının yanı sıra- MK’dan keyif almak için gerçekten ustalaşmak gerekiyor olmasıdır. Tekken’de ya da Street Fighter’da yaptığınız gibi uçan tekme-çelme kombinasyonunu iyi bir MK oyuncusu karşısında denerseniz, tek elde edeceğiniz şey -hiç de estetik olmayan bir biçimde- birkaç parçaya bölünen dövüşçünüzün mağlubiyeti olacaktır.

İlk olarak arcade salonlarında tanıştığım Mortal Kombat serisini, MK Trilogy sonrasında oynamaktan vazgeçmiştim. Zira o dönem yaygınlaşan “her şeyi üç boyuta taşıma” furyasının başarısız sonuçları olan Mortal Kombat 4 ve sonrasındaki tüm oyunlar, pek çok yönden kusurluydu.

Serinin dokuzuncu oyunu olan yeni Mortal Kombat ise, Midway’in batmasıyla birlikte seriyi devralan Warner Bros.’un Chicago stüdyolarının, yeni adıyla Netherrealms Studios’ın elinden çıkıyor. Geçtiğimiz yıl piyasaya sürülen Mortal Kombat vs. DC Universe ile paralellikler gösteren oyun, bu sefer neredeyse her yönden o ilk ruhu yakalayıp, bazı iyileştirmelerde bulunmuş.

Bize ne anlatacaksınız Lord Raiden?

Mortal Kombat serisinin kronolojik olarak sonuncusu olan MK: Armageddon’ın final sahnesiyle başlayan oyun, Raiden’ın ölmeden hemen evvel geçmişteki benliğine bir mesaj göndermesi ile hikayeyi ilk üç Mortal Kombat’in zaman dilimine taşıyor. Yaşanacak felaketi çeşitli aydınlanma anlarında gören Raiden da, bu orijinal üçlemedeki olayları ufaktan değiştirerek, aynı hazin sonu önlemeye çalışıyor



Bugüne kadar MK oyunlarında hikayeye çok fazla yoğunlaşamamamızın nedeni, yapımcıların aksiyona ağırlık vermesiydi. Yeni Mortal Kombat’ın hikaye moduna girdiğinizde ise, daha önce sadece MK serisinde değil, neredeyse hiçbir dövüş oyununda görmediğiniz kadar derin bir senaryoyla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Ringe çıkacağınız dövüşçüyü sizin tayin etmediğiniz bir hikaye modu hayal edin; belirlenen senaryoda sahne ışıkları kimin üzerindeyse, o dövüşçünün kontrolünü alıyorsunuz. Örneğin ilk turnuvada Johnny Cage ile başlayıp, önce Raiden’ın tayfası, sonra da değişen senaryo nedeniyle bazı sürpriz isimlerin kontrolünü üstleniyorsunuz. Hikaye akışı içerisinde dövüşler ve videolar arasındaki geçiş çok başarılı gerçekleşiyor. Kendinizi, sadece dövüşlere müdahale ettiğiniz uzun bir aksiyon filmi izler gibi hissetmeniz mümkün.

MK1, MK2 derken sırasıyla orijinal üçlemenin hikayesini tamamladığınızda, bitirdiğiniz oyunun bir karşılıklı dövüş oyunu olduğuna inanmakta güçlük çekebilirsiniz. Senaryo sonunda neredeyse tüm karakterleri en az bir iki dövüş boyu yönettiğiniz, Sektor ve Cyrax gibi karakterlerin robot olmadan önceki hallerini ve bazı normal karakterlerin siber dövüşçüye dönüşümlerini gördüğünüz bir macera kalıyor aklınızda..

COMPANY OF HEROES 2


COMPANY OF HEROES 2:




Relic'in unutulmaz bir RTS oyunu olan Company of Heroes, 2. oyunuyla geri döndü. Doğu cephesindeki savaşları konu edinen oyunda bu sefer Rus ordusunun başına geçiyoruz.

Hava durumları artık savaş alanımızı etkiliyor. Heryer karlar ile kaplıyken tanklarla yola çıkmak pek de mantıklı bir tercih değil mesela. Ayrıca yeni oyun ile birlikte bizim görebildiklerimiz, askerlerimizin görebildikleriyle sınırlı. Böylece savaş deneyimini hiç yaşamadığımız kadar gerçekci bir biçimde yaşayacağız

BORDERLANDS 2











Bu yıl içerisinde en çok beklenen oyunlar arasında olan Borderlands 2, hayranlarıyla buluştu. Zaman kaybetmeden incelemeye aldığımız oyun için şunu baştan söyleyelim, bu oyunun bağımlısı olacaksınız.



Peki ilk Borderlands ile arasında ne fark var? Öncelike söyleyebileceğim şey, bu oyunda silah yelpazesi gerçekten çok genişlemiş. İlk oyunda zaten epey fazla olan silahlar Borderlands 2'de adeta çığırından çıkmış halde. Aynı zamanda eski haritanın 2 katı büyüklüğe sahip bir haritaya sahip olan Borderlands 2'de, sıkılmadan uzun saatler geçireceksiniz.

GearBox ve 2K Games firmaları, çevre öğelerine de çok dikkat etmişler. Eskiden görev aldığınız insanlar hareketsizken, artık kendilerine ait animasyonları var. Aynı zamanda çevresel faktörler de düşünülmüş. Çevrenizde gerçekten nefes alan insanlar mevcut. Bunlarla görev ve silah alımı gibi hareketlere girişebiliyorsunuz. Kısacası, bu oyunda yaşadığınız dünya ilk Borderlands'e göre daha gerçekçi.



İlk oyundan 5 sene sonra çıkan Borderlands 2 oyunu, Pandora dünyasında geçiyor. Handsome Jack adlı çılgın kötünün kontrolü altındaki bir ordu, bölgenin madenlerinde bulunan mineralleri sömürmek üzere bölgeyi kontrolü altına almış. Bölge halkını sindirmeye çalışan Handsome Jack'in eli ise bayağı güçlü. Sadık cani insanlardan tutun da, robotlar ve yaratıklardan oluşan bir ordu ile yenilmezliğini ilan ederken söylediği tek bir cümle var: "Sıkıyorsa gelin ve yakalayın".



borderlands 2 pc playstation 3 xbox 360 fi




sky jacker



Uzay savaş simülasyon oyunlarını çok fazla geride bırakabilecek özellikleri olan bu oyunda acımasız bir savaşa dahil olacaksınız. Teknolojinin en üstün zirve silahları ile düşman gemilerini yok etmeye çalışacaksınız ve aynı zamanda kendi bölgenize sahip çıkmakla meşgül olacaksınız. Oyundaki düşmanşlarınız oldukça güçlü ve çok ileri teknolojinin en son uzay silahlarına sahip olmaları sizleri bir hayli zorlayacaktır. Skyjacker oyunudaki uzay gemilerini ve uzayda kullanılan silahları başka hiç bir oyunda göremeyeceksiniz. Birbirinden etkili silahları ile sizlerin savunmanıza yardımcı olacak bu silahları çok iyi korumanız gerekiyor, düşmanlarınız özellikle ilk önce silahlarınızı yok etmeye çalışacak ve apansız bir savaş oyunu oynama heyecanı katılmak istiyorsanız silahlarınızı korumaya çalışacaksınız. Uzay simülasyonu olan bu mükemmel savaş oyununa katılmak istiyorsanız Skyjacker oyunu indirme sayfamızdan bu oyun indirebilir ve oynayabilirsiniz. İyi eğlenceler dileriz.




HOOD WİNG
























HOOD WİNG İNCELEME:





























BUGÜNLÜK SADECE VİDEO

12 Ekim 2012 Cuma

DANGER!!!!!

UYARI!!!!!!1!1!!!!!!!

OYUN VE YAYIN YAĞMURU ÇOK YAKINDA!!!!!

lost planet 3





LOST PLANET 3






Yapımcı: Spark Unlimited
Yayıncı: Capcom
Türü: TPS
Platform: PC, Playstation 3, XBOX360
Çıkış Tarih: Q2 2013


Oyundan Görüntüler;





















   

 









Kayıp bir gezegendeyiz, hem de üçüncü kez!

Resident Evil ve Devil May Cry gibi serilerin yeni oyunlarını beklerken, Capcom'dan yeni bir sürprizle karşılaştık; Lost Planet 3! Evet, ilk macerada bizi karlı bir gezegene götüren, ikinci macerada da eriyen buzullarla canlanan savaşları ekranlarımıza taşıyan seri, üç numaralı oyunla bizi tekrar üşütecek, ancak bu kez hiç olmadığı kadar da tehlikenin kucağına bırakacak.

Capcom'un İtalya'da düzenlediği özel sunumda, Türkiye'den sadece Merlin'in Kazanı adına Murat Oktay vardı. E haliyle Lost Planet 3 hakkında söylenen tüm detayları da bir bir not etmeyi, yayımlanan görselleri takip etmeyi ihmal etmedi. İşte ilk bilgiler!

Hava çok soğuk!

Ana menü, bir nevi oyunun içine yedirilmiş. Merkez olarak nitelendireceğimiz bir binada, büyük bir kumanda masası bulunuyor. İşte menümüz de bu. Anlayacağınız Capcom, bu kez menü sistemini direkt oyunun içine entegre etmiş. Masada yer alan yönergeleri izleyerek ayarlamalar yapabiliyor ve görevlere adım atabiliyoruz.

Lost Planet 3, dünyamızdan çok uzakta, buzullarla kaplı bir gezegende geçiyor (Yoksa ilk oyundaki gezegen mi?). Para kazanmak amacıyla bu gezegene gelmiş Jim isimli bir karakteri kontrol ediyoruz. Jim, yapı-tamir üzerine tecrübeli biri ve ailesi için buraya gelmeyi kabul ediyor. Ancak yaptığı çalışmalar esnasında (İlk görevimiz bir jeneratörü tekrar çalışır hale getirmek) daha önce yaşanan bazı şiddetli olaylara dair bilgiler öğreniyor ve kısa sürede anlıyor ki, burası güvenli değil, hayatta kalmak için kendini savunmak durumunda.

Oyunun gösterilen demosunda, ilk olarak bi mağaradayız. Robotumuza atlıyoruz ve nasıl kullanıldığına dair bilgiler alıyoruz. Zaten ekranda sürekli ne yapmamız gerekiyorsa, onunla ilgili yönergeler görüyoruz. Oyundaki iklim, hem bizi, hem de kullandığımız araçları etkileyecek. Hava tam -43 derece. Önceki serüvenlerde olduğu gibi Lost Planet 3'te de kullanabileceğimiz dev robotlar var. Normalde TPS bakış açısında ilerleyen oyunda, robot kullanmaya başladığımızda FPS kamera açısına geçiş yapılıyor.

Robot eller

Kullandığımız dev robotumuzun bazı avantajları ve dezavantajları bulunuyor. Geliştirilebilir yapıda olan cihazımızı kullanarak çok uzun mesafeleri rahatlıkla aşabileceğiz. Mekanik elleri sayesinde bazı objelerle etkileşime girebileceğiz, karşımıza çıkan bazı yaratıkları sadece üzerlerine basarak bile yok edebileceğiz, bazen de dev boss'ları şaşırtmaya yönelik olarak kullanabileceğiz. Şöyle ki: Koca arazide tekiz ve büyük bir yaratığı yok etmemiz gerekiyor. Onu şaşırtmak için ne yapabiliriz? Mesela robotu yaratığın üzerine saldıktan sonra robottan inebilir, farklı bir yöne hareket edebiliriz. Bu esnada yaratık, robota saldırmaya devam ediyor ve siz de farklı bir açıdan ona saldırabiliyorsunuz.

Önceki Lost Planet'larda olduğu gibi bu oyunda da birçok irili ufaklı yaratık bulunuyor ve her birinin zayıf noktası var, bunu keşfedince işimiz çok kolaylaşıyor. Oynanıştan görebildiğimiz kadarıyla, dev yaratıkların özellikle eklem yerleri zayıf ve siz ateş ettikçe kırmızılaşmaya başlıyor. Biraz daha saldırınca da yavaş yavaş parçalanıyorlar.

Yaratıkları bir kenara bırakıp, robotumuzun zayıf yönüne gelecek olursak, bir süre sonra robotumuzun donmaya başladığını söyleyebiliriz. Göreve çıkmadan önce soğuğa karşı robotumuzu yalıtmamız gerekiyor, ama bu bazen yeterli olmuyor ve robotumuz donuyor. Dolayısıyla onu kullanabilmek için aşağıya inmeli ve buzlanan yerleri silahla ateş ederek temizlemeliyiz. Ardından yolumuza devam edebiliyoruz. Tabii bu temizlik esnasında genellikle yaratıklar bizi rahat bırakmıyor ve bir yandan da onlarla ilgilenmemiz gerekiyor.

Yürümeye başlarsak

Bulunduğumuz gezegen, haliyle dünyamızdan çok farklı. Hem iklim, hem de canlılar olarak. Özellikle fırtınalara yakalandığımızda çok zorlanacağız ve donmamak için öncelikle sakin bir sığınak bulmaya çalışacağız. Genellikle karşılaştığımız yaratıklar bizden boyut olarak büyük. Bu yüzden de karşılaştığımızda ya kaçmalı, ya da savaşmalıyız. Çünkü dost canlısı olmadıkları açık.
Lost Planet 3'ün TPS bakış açısıyla oynandığını söylemiştik. Etrafta yürümeye başladığımızda, karakterimiz ekranın sol köşesine doğru kayıyor ve böylelikle etrafı rahatlıkla görebileceğimiz geniş bir açıya sahip oluyoruz. Çatışmaya girdiğimizde ise, otomatikman karakterimiz ortaya geliyor ve hedef açısını dengeliyor. Bu da sıcak çatışmalar için hoş bir özelliğe benziyor doğrusu. Arka planda tempoya göre yükselen müzikler de artı katkı sağlayacak düzeyde.

Genellikle dış mekanlarda taban tepeceğimiz oyunda, bazen iç mekanlara da adım atacağız. Yıkık dökük tesisler, gizemli mağaralar gibi. Hatta etrafı gezerken bazı güzel sürprizlerle de karşılaşabileceğiz. Örneğin bir pompalı tüfek. Yapımcıların belirttiğine göre iç mekanlarda karşılaşacağımız yaratıklar, dış mekandakilere nazaran daha küçük ve yakın mesafe mücadelelerde bıçağımızı kullanarak da üstelerinden gelebileceğiz. Yine etrafta bulabileceğimiz donmuş kutuluları, vana ve benzeri araçları buzlarını kırdıktan sonra kontrol edebilecek-kullanabileceğiz. Gidecek bir yerimiz kalmadı mı? Burada da devreye tırmanmamıza yarayacak ipimiz girecek.

Gelelim biraz da teknik yönlere

Capcom, Lost Planet 3'te MT Framework grafik motorunun gelişmiş bir sürümünü kullanıyor. Gösterilen demodan elde ettiğimiz izlenimler itibarıyla, soğuk hava unsuru, ekranın buzlanması, yaratıkları robotla öldürdüğümüzde ekranın kanlanması, darbe aldıkça ekranın bulanıklaşması, kar görselleri, fırtına efektleri gibi birçok görsel yön, göze hoş geliyor. Görevleri tamamladıktan sonra araya giren sinematik videolar da hikaye akışını tamamlarken, eksi yön olarak şimdilik sadece kontrollerin biraz problemli olmasının dikkatimizi çektiğini söyleyebiliriz.

Lost Planet 3 hakkında ilk izlenimlerimiz bu yöndeydi. Capcom, önümüzdeki günlerde bu yeni yapım için daha fazla bilgi ve görselle karşımıza çıkacaktır. Biz de size yeni bilgileri ve görselleri sunmaya devam edeceğiz.

























7 Ekim 2012 Pazar

Torchlight II

Torchlight II :

Hadi itiraf edin. Siz de Kes Biç Parçala, namı diğer Hack and Slash, oyunlarına bayılıyorsunuz. Belki kesme olayı bir zaman sonra sıkıcı ve bayık bir hale gelebiliyor ama o köşede parıldayan sandık, o pırıl pırıl eşyalar, tanımlanamamış o devasa kılıcın tanımlandıktan sonra üzerinde ne gibi süpersonik özellikleri olacağının merakı birçok oyuncunun en sevdiği şeylerden biri. Torchlight II içinizdeki loot manyaklığını perçinlemek için yine yeniden karşımızda.

Torhclight'a doğru yatır beni, kes, biç beni parçala beni

İlk Torchlight'a bayılmış, saatlerce günlerce deliler gibi oynamıştık. İyi güzel hoş oyundu ama içeriği çabuk bitiyor, kendini biraz fazla tekrar etmeye başlıyordu. Çoklu oyuncu özelliği de olmadığından bir zaman sonra burun kıvırır hale gelmiştik. Runic Games Torchlight II'yle birlikte ilk oyunu sevenler neyden şikayet ettiyse hepsini dinlemiş ve son yılların benim diyen aksiyon RPG'lerine bile taş çıkartacak bir oyun ortaya koymuş (Şeytanın kafasına taş. Mesaj gider hoş gider.).



20 saniyede bir mananızın tamamen dolduğu bir bölüm bu.


Torchlight II'nin konusuna değinecek olursak eğer; ilk oyunda kötücül Ordrak'ı bitirdiğimiz andan seneler sonrasındayız. Simyacı (The Alchemist) hala yerli yerinde fakat kötüler kötüsü Ordrak'ın kalbinden kaynaklanan Ember hastalığına yakalanmış durumda. Kendini iyileştirme yollarını ise dünyanın dengesini sağlayan altı elementi (tahta?) rahatsız etmekte bulmuş ve ilk adım olarak Torchlight'ı yok etmekle başlıyor işe. Bize düşen görev Simyacı efendiyi ister yalnız ister 6 kişiye varan bir co-op desteğiyle durdurmak. Gördüğünüz üzere konu ana yemek yerine sos kıvamında devam ediyor. Ama dert etmeyin, konu sığ da olsa ufak tefek sürprizlerle sizi içinde tutmayı biliyor.

Sere serpe kumlarda, Torchlight batmış kimin umrunda

Dört karakter sınıfımız var ve bu sınıflar ilk oyundakinden farklı. Embermage, Berserker, Engineer (evet turret kurabiliyorsunuz) ve Outlander olmak üzere ayrılan sınıfların hepsinin onlarca skilli ve farklı özellikleri var. Ben hemen Outlander'ı seçiyor ve oyuna dalıyorum. Giriş videosu tam bir hayalkırıklığı ne yazık ki… Sanki az sonra Shank oynayacakmışım gibi hissediyorum. Zaten ara videoları Shank ekibine yaptırdıklarından videolar Torchlight'a özgü değil de Shank'ten fırlamış gibi hissettiriyor.



Boyunuzun ölçüsünü almak istemiyorsanız kaçın!


Torchlight II'nin grafiklerinde çok büyük bir değişiklik yok ama sağlam cilayla birlikte oyun eskisinden çok daha derli toplu, çok daha ışıl ışıl ve çeşitli görünüyor. Bunda animasyonların da farklı ve çeşitli olmasının da büyük bir etkisi var. Dikkat ederseniz "çeşitli" kelimesini art arda üçüncü kez kullanıyorum çünkü Torchlight II'nin bünyesinde bulundurduğu her şeyde bu "çeşitlilik" hissi mevcut. Eskisinden çok daha büyük ve farklı haritalardaki detaylar takdire şayan. Özellikle ikinci bölümdeki çöl teması ve detayları beni benden aldı. Kocaman bir köpekbalığı ya da artık hangi başka bir hayvanın devasa iskeletinin içinde dolaşmak, bir ejderhanın kafatasındaki bir taşı çekerek yerden ışıl ışıl loot barındıran sandıkların kumları dökerek çıkması, başka bir bölümde yağan yağmurun oluk oluk çatılardan akması, evlerdeki yangının yerdeki su birikintisine yansıması… daha ne detaylar. İlk bakışta çok basit gibi görünen bir oyunun bu derece zengin detaylarla gelmesi beni çok mutlu etti. Aynı detaylar karakterlerin ve yanınıza alacağınız hayvanınızda da mevcut. Saldırı yaparken, ya da farklı skillerinizi kullanırken gösterilen animasyon çeşitliliği oyunu iyice zenginleştiriyor. Aynı şey düşmanlarınızda da mevcut tabii ki… Hepsinin kendine özel, kendine has skilleri ve animasyonları var. Özellikle çöldeki haydutların silahlarını çekip, grup halinde sizle çatışmalarına bayıldım.




Düşmanlar demişken Torchlight II'nin kesilecek düşman sayısı da ilk orana göre hayli artmış durumda. İskeletler, örümcekler, başlı başsız, kollu kolsuz zombiler, steampunk evreninden fırlamış Elder Scrolls evrenindeki makinelere benzeyen buharlı robotlar, haydutlar, İskelet Troller (oha!), cüceler, goblinler, orklar, hayaletler, cadılar daha sayamayacağım o kadar çok mob var ki. Kesilecek elite birimler haricinde her Act'te azımsanmayacak derecede BOSS var ki bu bosslar sanırım oyunda benim en çok hoşuma giden şey oldu. Hem animasyonları ve görünüşleriyle özgünler, hem de inanılmaz derecede büyükler. Resimlere bakacak olursanız eğer, yanlarında birinci sınıfa başlamış 66 aylıklar gibi kaldığınızı göreceksiniz. Bu aralar oyunlarda nedense bir "Devasa Boss" furyasıdır gidiyor. Artık oyuncunun egosunu daha fazla tatmin etmek için midir bilinmez ama feci şekilde keyif verdiği kesin. Bosslar konusunda da ufak bir uyarı da bulunmak istiyorum eğer oyuna zor bir seviyede başlayacaksanız oyunu mutlaka co-op oynayın. Çünkü bossların dayanıklılığı bu zorluk seviyesinde inanılmaz yüksek olduğundan siz onların canını eritip bitirene kadar bir bakmışsınız 20 dakika geçmiş gitmiş.



Çok artistik bir vuruş... Kızgın kumlardan serin sulara düşmek gibi.


Şeytan dedikleri, bir küçük uşak, beline bağlamış bir Rare kuşak

Biliyorum sevgili okur, feci şekilde bu oyunu Diablo III'le karşılaştırmamı bekliyorsun ama her ne kadar Hack and Slash türünde olsalar da, iki oyunu aynı kefeye koymak istemiyorum. Ama bir yandan da içim içimi yiyor bunu yapmamak için. Torchlight II'nin skill sisteminde herhangi bir kısıtlama yok. Gerçi yine belirli seviyelere geldiğinizde açılan yetenekler olsa da, Diablo III'teki gibi "Ahan da bunlar açık, ister kullan ister kullanma senin sorunun" gibi bir dayatma söz konusu değil (kimse bana build çokluğundan bahsetmesin lütfen). Üç ayrı skill başlığı altından dilediğinize puanlarınızı yatırabilirsiniz. Yalnız burada bazı skillere Tier sistemi getirilmiş. Bir çok skillin 3 Tier'i var ve her Tier'de o skill'e özel ekstra özellikler açılıyor. İlginç skiller olduğunu itiraf etmek zorundayım. Özellikle Engineer'la Turret koymak ve Outlander'ın öldürdüğü mobların içinden necromancer edasıyla yanında savaşacak yarasa, iskelet, zombi tarzı yaratıklar çağırması benim pek sevdiğim özelliklerden oldu.

Bu kez ilk oyundaki gibi oyunu özellikle zor seviyelerde tek yeteneğe abanarak bitiremedim. Çünkü her yaratığın belli bir dayanıklılık seviyesi var ve bu seviye düşmeden, diğer bir değişle kalkanı parçalanmadan canı pek de azalmıyor. Özellikle bosslarla kapışırken bu kalkanı kırmadan bossun yanından ayrılıp iki soluklanayım derseniz boss savaşlarınız sonsuza kadar sürebilir. Yalnız ilginç bir şekilde oyunda zehirle ilgili olan herşey (poison damage, poison armor vs.) inanılmaz etkili. Hem sizin hem de düşmanlarınızın zırhları zehrin etkisiyle bir anda düşüyor. Sonuç itibariyle skillerinizi birleştirmeden zor seviyelerde ilerlemek imkansız değil ama can yakıcı.



Efektler, efektler, efektler...


Skill sistemine ek olarak bir de Charge barımız var. Bu barı yolumuza çıkanları eze, kese, biçe dolduruyoruz. Bar ne kadar doluysa Critical saldırı yapma imkanınız o kadar yüksek oluyor. Üstüne ekstra özellikler de açılıyor tabii ki. Outlander'da ekstra bir özellik çıkmasa da Berserker ve Engineer'da Charge'ın çoğu zaman hayat kurtardığı feci anlar oluyor. Yalnız Charge'ın oyuna negatif bir etkisi olarak barın doluluk oranı düşmesin diye kesip biçmekten topladığınız itemları ve haritadaki detayları kaçırıyorsunuz (oyuna kulp takmaya çalışan yazarın hazin sonu).




Evcil hayvanlarınız beslenir, suyu verilir, tımarı çekilir

Torchlight II'deki en sevdiğim özelliklerden biri de yine ilk oyundakine benzer bir şekilde yanımızda dolanan hayvanlar. Bu kez sayıları altıya çıkmış ve hepsi birbirinden şeker (Panterimin adını Pıtırcık Mahmut koydum). Yine tonla balık toplayıp patlayıncaya kadar hayvanınızı besliyorsunuz. Bu güzide hayvanların sırtını envai çeşit eşyayla doldurup kasabaya, çarşıya, pazara yolluyorsunuz. Bu kez sadece satmıyor da. Eline bir alışveriş listesi tutuşturup, (ciddiyim şaka yapmıyorum) hadi yavrum kap gel şu kadar potion, şu kadar portal scrollü diye. Aynı zamanda hayvanınıza büyü de öğretiyor, üstlerine görsel olarak olmasa da işlevsel anlamda zırh da takabiliyorsunuz. Diablo III'te son anda vazgeçilen bu sistem, Torchlight'ta olabildiğince işlevselliği ve pofudukluğuyla duruyor.



Koca oğlan için uyku vakti gelmek üzere.


Balık tutma sisteminde ise herhangi bir değişiklik yok. Bu kez şehirler dışındaki kuyuların belli bir sayısı var. Balık tutmayla zaman kaybetmek istemeyen siz değerli kasapların (şahsından özür dilemem gerekiyor mu sana kasap dediğim için sevgili okur) zamandan kazanması için bir de dinamit eklenmiş oyuna. Yalnız dinamit kullandığınızda tuttuğunuz balık sayısı da düşüyor. İlginç bir özellik.

Torchlight'ı bu kadar çok oynatan şeyin loot manyaklığı olduğu konusunda hepimiz hem fikiriz sanırım (oh yeah). Torchlight için bu loot olayı artık aşmış durumda. Birbirinden çok ama çok az farklılık taşıyan eşyalar yerine elinize illa ki Unique eşyalar düşüyor. Unique ve Rare eşyalar arasındaki eşyalar ciddi anlamda hissedilebilir. Henüz Legendary eşya düşmedi gerçi ama bir takım şeytanlı meytanlı oyunlara göre eşya çeşitliliği hissedilir derecede fazla. Üstüne üstlük kimi eşyalardaki soket sistemi, bu soketlere yerleştireceğimiz mücevherler ve alengirli taşlar, bu taşları birbiriyle kombo yaparak ortaya çıkaracağımız daha güçlü taşlar, silahlarımızı para vererek güçlendireceğimiz tüccarlarla birlikte üzerinize alacağınız kalkan, silah, yüzük, bot ve daha nice setler için sınırımız yok. Bu arada ilk oyunda da olan ve dünya para basıp şans eseri eşya alacağımız tüccarı da unutmamak lazım ki ben kendisine kollu kumar makinesi diyorum. İnanılmaz para yutuyor aman dikkat.

Kadı kızıyım, kızıyım, kızıyım, Kadı kızıyım kızıyım

Gelelim oyunun benim için eksilerine. Şahsen pek eksik yazasım gelmiyor ama Blizzard nasıl Diablo III'ün seslendirmeleri için uğraşmışsa, Torchlight'ın selendirmeleri o kadar baştan savma. Hele bir Grand Regent denilen dedem yaşındaki karakter var ki ağzına fare kaçmış gibi konuşmaya çalışıyor (hayır daha önce ağzına fare kaçmış insan görmedim). Grafik bakımından çizgiler fazla sert ve karikatürümsü kaçtığından oyunu ne yazık ki çok fazla ciddiye alamıyorsunuz. Diablo'nun bu konuda ki sarsıcılığının hakkını vermek lazım hakikaten de. Bir de senaryomuzun işlenişi pek de yeterli şekilde değil. Ama yine de ne hikmetse beni Diablo III'ten çok daha fazla bağlayan bir oldu Torchlight. Bunda co-op sisteminin adam akıllı çalışması büyük bir etken. İnternete de bağlı olmak zorunda değilsiniz. Bu arada LAN desteğinin olduğunu da özellikle hatırlatmak istiyorum. Cesur firmaları seviyorum ya.



Şu koca sandığı açmaya hangi yürek dayanır ki...


Sonuç olarak Torchlight II vereceğiniz 20 doların her kuruşunu sonuna kadar hakeden müthiş eğlenceli bir hack and slash. PvP'nin de sonradan ekleneceği söylenen oyun için uzun saatlerinizi hatta günlerinizi harcayacağınızı garanti edebilirim. Müthiş müzikleriyle Diablo ruhunu sonuna kadar yaşatacak bir oyun arıyorsanız Torchlight II aradığınız ilaç. Bol hazineli günler. 

Machinarium PS3 için kolları sıvadı

Machinarium PS3 için kolları sıvadı

Birçok oyun severin başında uzun saatler geçirdiği Machinarium, sonunda PC platformundan, PS3'e geçiş yapıyor.
An itibariyle Avrupa'da satışa sunulan Machinarium'un PS3 versiyonu, Kuzey Amerika'da 9 Ekim, Aysa'daysa 18 Ekim tarihlerinde PS3 kullanıcılarının beğenisine sunulacak. Amanita Desing'dan yapılan açıklamaya göreyse, oyunun PS3 sürümünde, yakınlaşma ve kazanılabilen "trophie"ler gibi birçok farklı özellik de bulunacak.

Serious Sam 3 için yeni içerik yolda

Serious Sam 3 için yeni içerik yolda

Serious Sam 3: BFE, sonunda beklediği yeni içeriğe kavuşuyor ve bizleri bambaşka dünyalara götürmeye hazırlanıyor.

Croteam ve Devolver Digital'den yapılan yeni bir açıklamaya göre Serious Sam 3 için yeni bir yama 16 Ekim 2012 tarihinde satışa sunulacak. Şimdilik sadece PC için üretileceği söylenen indirilebilir içeriğin adıysa Serious Sam 3: Jewel of the Nile olacak ve beraberinde üç adet yeni "campaing" görevi getirecek. 

1 Ekim 2012 Pazartesi

TRANSFORMERS: FALL OF CYBERTON

High Moon Studios tarafından Transformers: War for Cybertron'ın devamı niteliğinde hazırlanan Transformers: Fall of Cybertron için bildiğiniz gibi dün XBL ve PSN için demo  yayınlandı. Genellikle çok başarılı bulunmayan serinin bu son oyunu iyi notlar alırken yeni oyun Fall of Cybertron'da umut vaadedici gözüküyor.

War of Cybertron'daki başarının ardından yeni oyuna da yenilikler gelmiş. Dinobotlar ve çeşitli robot böcekler oyunda sıkça bulunuyor. Transformers: Fall of Cybertron 21 Ağustos 2012'de Playstation 3, Xbox 360 ve PC'ye çıkacak ve yapımın demosu Xbox Live ve Playstation Network'a dün gelmişti.

Demoyu henüz oynamayanlar için GamesRadar editörleri oynamış ve güzel bir video hazırlamış.

İyi seyirler.